Translate

YENİ YIL YENİ UMUTLARLA GELSİN


Bir yıl daha geride kalıyor. Hayatımızdan 365 gün eksildi. Geriye ne kadar süre kaldı bilinmez ama kalanı iyi değerlendirmek gerekir.

Çoğumuz yeni yılı karşılarken hep yeni kararlar alır, hedefler belirleriz. Bir kısmını gerçekleştirir, bir kısmını es geçeriz. Ama hep umudumuz vardır gelen yıldan. Daha iyi ve güzel olaylar umut ederiz. İşlerimizin iyi gitmesini isteriz. Sağlık ve huzur bekleriz.

İçimizde umutlarımız var oldukça, yenilenme isteğimiz bitmedikçe gelen her yıl, eksilen günlerimizin yerine yeni deneyimler koyacaktır. Eksilirken çoğalmanın bereketini sunacaktır.

2012 yi karşılarken ben de herkese ve kendime yenilikler diliyorum. Bu yıl tüm dünyaya ve ülkemize bereketiyle gelsin diyorum. Acılar, haksızlıklar, yalanlar, şiddet, kötülükler eksilsin, huzur, bolluk ve sağlık artsın istiyorum. Öncelikle iyi ve doğru ahlaklı insan olmanın önemine inanalar çoğalsın, art niyetliler azalsın diyorum.

Yüreğimizde biriktirdiğimiz ya da sakladığımız tüm iyi niyetleri karşılıksızca sunabileceğimiz, bilgi ve deneyimlerimizi, bir yudum lokmamızı bile paylaşacağımız bir yıl olması dileklerimle yeni yılınızı kutluyorum.

2012 yılı herkese, en çok istediği ama bugüne kadar gerçekleştiremediği dileklerini armağan etsin. Nice mutlu ve huzurlu yeni yıllara…

Şadan HERGÜNER

GEÇMİŞE TAKILI YAŞAMAK

Bazı insanlar için geçmiş ( mazi) çok önemlidir. Hatta öyle ki sanki mazide yaşarlar. Anılar, hatalar, başarılar, sevinçler, hüzünler aynı tazeliğini korur onlar için. Bazen geçmişleriyle övünür, bazen de yerinirler. “Keşke” dedikleri bir dolu yaşanmışlıkları vardır.

“Keşke öyle yapmasaydım.”
“Keşke o öleceğine ben ölseydim.”
“Keşke daha hoşgörülü ve anlayışlı olsaydım.”

Ne yazık ki, keşke ile başlayan cümleler insanı çıkmazdan başka bir yere götürmez. Gereksiz bir tekrarla hayatı zindan etmekten başka bir şey değildir. İçimizde negatif duyguların artmasına, huzursuz ve mutsuz olmaya yarar sadece. Keşke dediklerimizi geçmişte bırakıp, günümüzde aynı hatalara düşmemek en doğru olandır. Geçmiş, deneyimler kazandığımız yaşam kesitidir. Hatalar olmadan başarıya ulaşılmaz. Başarısızlık olarak gördüğümüz her hata aslında bizi tam olmaya yani başarıya götüren deneyimlerimizdir. Onlardan pişmanlık duymak yerine, hataları yapıp deneyim sahibi olduğumuz için şükretmeliyiz. Tabi hatalarımız bize yol gösteren deneyimler haline gelebildiyse.

Mazinin tehlikeli bir yanı vardır. Girdap gibidir. Fark ettirmeden sizi içine çeker. Ne kadar daldığınızı anlayamazsınız. Geçmişe takılı kalmak, yaşadığınız andan uzaklaşmaktır. Hele de bu girdaba girildiyse, hayat kısır döngü olarak geçmişte sürmeye devam eder. Özellikle negatif anıların etkileri bizi büyük acılara doğru çeker. O yıllarda yaşanmış zor olaylara, şu anda da çare bulamama hissi garip bir döngü içine sokar bizi. Mutsuz ve huzur eder.   

İnsan için önemli olan, yaşadığımız şu andır. Bize gerekli olan tek şey yaşadığımız andır. Değerlendirilmesi gereken, doyasıya yaşanması gereken şimdiki zamandır. Onu iyi yaşamaya çalışırsak mutlu oluruz. Verimli oluruz. Doğru olan yaşadığımız anın gerçekliğidir. Geçmişin “keşke”leri değil. Bugünden itibaren anı en iyi şekilde yaşar ve iyi deneyimler yaparsak, yarın mazide bizi çok üzecek olaylar da az olacaktır. Daha doğru bir deyimle, olması gerektiği kadar olacaktır.

Unutmamamız gereken bir konu daha var. Acılar olmadan, sevinçler olmaz. Çekilen her acının bir öğretici yanı vardır. Acı yaşanmadan deneyim kazanılmaz. O yüzden acılarımızı da sevmeliyiz. Bize birer rehber oldukları için.

Mazinin girdabına dalmaktansa, şu anı her zerresiyle yaşamaktır asıl olan. Ne varsa yaşadığımız anda var. Ne öncesi ne sonrası… Önemli olan şimdiki an. Önceye takılmak üzer, sonrayı planlamak hüsrana yol açar. En güzeli yaşanılan anın keyfini çıkarmaktır.

Şadan HERGÜNER

KENDİNE ACIMAK

Kendine acımak, bir insanın kendisine, benliğine vereceği en büyük zararlardandır. Kendine acıyanın ne kendine ne de başkalarına hayrı dokunur. Her insanın içine girdiği zor anları vardır. Yeteneklerinin yetmediği çözümsüzlükleri vardır. Ama bunlar aşılmayacak durumlar değildir. Bazen yaşam üst üste gönderir gülün dikenlerini bize. Fakat bu, hiç gül yollamayacak anlamına gelmez. Hatta dikenler sık sık gelmişse bu, yakında çok güzel bir gül gönderecek demektir. Çünkü yaşamda her güçlüğün yanında mutlaka bir kolaylık vardır.

İnsan mükemmel bir canlıdır. Böylesine özenle yaratılmış varlığın kendine acıması, kendini güzelliklere layık görmemesi yanlıştır. Biz kendimizi iyiye, güzel davranışa uygun görmezsek, başkaları bize kötü davranınca neden kızıyoruz ki? Onlara kızmak doğrumudur? “Sen kendini güzel davranışa layık gör ki, başkaları da sana öyle davransın.”

Hayata ne verirsek o da bize aynısını geri verir. Hani bir dağa karşı seslendiğimizde sesimiz aynı şekilde yankılanır ya. Yaşam da dünya da aynen böyledir. Hayatı güzel niyetler ve eylemlerle yaşarsanız, o da size aynı güzelliklerle yanıt verir.

Kendimizi değersiz görmek, karamsar olmak, acınacak halde olduğumuzu düşünmek ve kendimize acımak başkalarının da bizi böyle görmesini sağlar. Ruh hali böyle olan insan, çevresinde olumsuz izlenim bırakır. Negatif enerji yayar.

Başkalarından saygı, ilgi ve sevgi bekliyorsak önce biz kendimizi sevmeliyiz. Kendimize saygımız olmalı. Kendisini sevmeyen birisinin başkalarınca sevilmesi pek mümkün değildir.
Kişi kendisiyle barışıksa, kendini seviyor ve saygı duyuyorsa, özgüveni varsa, bu başkalarınca hemen algılanır. Kişiye yaklaşımları da algıladıkları değerler ölçüsünde olur.

Her insan değerlidir. Her insanın bir başkasından farklı olan özellikleri vardır. Ve her insanın bir başkasına katacağı katma değerleri vardır. Yeter ki onların bilincinde olalım. Ama her şeyden önce biz kendi değerimizin farkında olalım, kendimize ve diğer insanlara sevgi duyalım.

Şadan HERGÜNER

YENİDEN DOĞMAK

Yeniden Doğmak; fiziki anlamda olası olmayan bu durum, mecazi anlamda hayatımızda yer alır bazen. Büyük bir sıkıntıdan kurtulduğumuzda, tehlikeli anlardan paçayı sıyırdığımızda, ciddi bir hastalık atlattığımızda hep demez miyiz, “sanki yeniden doğdum” diye? İşte böyle hissettiğimiz zamanlar, bizi o güçlüğün içine sokan etkenlerden uzak durmak için sözler veririz kendimize. “Artık sağlığıma dikkat edeceğim, kendimi boş yere üzmeyeceğim, ilişkilerimde özenli olacağım, trafikte daha da dikkatli olacağım.” Çünkü böyle anlarda hayat bize yeniden bahşedilmiş gibi gelir.

Peki, yeniden doğmuş gibi olmak için sadece bu tür olaylar mı yaşamak gereklidir? İnsanın kendini ölmeden öldürmesi, yenilemesi mümkün değil midir? Mümkündür elbet. Yeni bir anın doğması için eski anın bitmesi yani ölmesi gerekmez mi? O halde, yeni bir “ben” için, eski “benin” de ölmesi gereklidir. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, kendimizi tamamen yenilemek yani yeniden doğmak olasıdır. Yeni bir yaşama doğmak için, fiziki anlamda ölmeden önce ölmeyi bilmelidir. Tek bir gün bile öncekinin bire bir aynısı olarak yaşanıyorsa yazıktır yaşanan hayata. Değişimsiz bir döngüyle yaşamak, yaşlanmadan, yaşlanmaktır.

Bence insan, tıpkı doğa gibi sürekli yenilenmek üzere yaratılmıştır. Belki fiziki olarak uzun süreçler içinde yaşlanıyoruz ama ruhumuz, benliğimiz her dem taze kalabilir. Hayatı kısır bir döngüye sokmak, sıradanlığı bozmadan yaşamak içimizi, yüreğimizi bayatlatır. Taş üstüne taş koymadan hiç bir şey inşa edilemezse, yaşam da yenilenmeden, biriktirmeden, denemeden inşa edilemez.

Eski beni öldürüp, yeni bir ben yaratmak, bize verilen yetenekler ile mümkündür. Tıpkı kışın yapraklarını döken, kuruyan ağaçların baharda yeşerip yeniden can bulmaları gibidir. Bizi mutsuz ve huzursuz kılan, engelleyen her özelliğimizi, alışkanlığımızı yok edip, yeni bir ben olduğumuzda gerçek iç huzuruna da kavuşmuş oluruz.

Yaşam, birbirinin aynısı günlerle yaşanacak kadar uzun değildir. Onu böylesine anlamsız kılmadan yaşamak bizim elimizdedir.

Şadan HERGÜNER


DEĞİŞİMLERE DİRENMEK HATADIR

İnsanoğlunun yapısında vardır kendini güvende hissetme gereksinimi. Her insanın en güvenli sığınağı, durumu başkadır. Güvende olma isteği bazen yenilikleri, değişimleri, farklılığı kabullenmemeyi de beraberinde getirebilir.

Kimi insan için yenilik ve değişim bilinmeyendir. Bu bilinmeyene kendini teslim etmek, kişiye güvensiz gelebilir. Bu nedenle değişime direnç gösterebilir. “Olduğu gibi kalmak, bilinmeyenden daha güvenlidir” diye düşünebilir. Ne de olsa şu andaki konum doğrusu ve yanlışıyla, kolayı ve zoruyla kanıksanmıştır. Şimdi yeni bir maceraya atılmanın gereği yoktur. Sonucunun ne olacağı bilinmeyen bir değişim, bu tarz düşünen insanları korkutur.

Güzel bir söz vardır bizde: “Korkunun ecele faydası yoktur.” Korkmak, çözümsüz kalmaktır. Elini, kolunu bağlayıp beklemektir. Oysa insan muhteşem özelliklerle yaratılmıştır. Yeter ki özelliklerimizin farkında olalım. Her güçlüğün üstesinden gelebilecek yetenekler verilmiştir insana.

Şimdi size bir SUFİ kuralını aktaracağım: “Karşına çıkan değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?” Ben de tamamen katılıyorum buna. Değişimler olmadan, yeniliklere ayak uydurmadan yaşanacak bir hayat, tek düzedir. Kendimizi güvende hissedeceğiz diye korkarak, çekinerek yaşamak eksik kalmaktır. Belki çok daha huzurlu ve mutlu olacak bir yaşama sırtını dönmektir. Yani bir nevi yaşamdan kaçmaktır.

Hayat güzellikleri, kolaylıkları ve güçlükleriyle anlamlıdır. Zoru yaşamayan, kolayın değerini bilemez. Zor olanın da kendine özgü bir eğitim yanı vardır. Yaşamda zordan kolaya, inişten çıkışa geçtiğimiz zaman anlarız, elde edilenin ne kadar değerli olduğunu. Deneyimler kazanırız. Hatalarımızı tekrarlamamak içindir bu deneyimler. Yaşamın her aşamasında bize yol gösterirler, ışık tutarlar.  

Değişimler sürecinde çıkılan yolun ucunun nereye varacağını düşünmek ve bununla ilgili endişelere kapılmak yersizdir. Korkmak yerine ilk adımı atmak yeterlidir. Zaten bize düşen görev de budur. Kararlı ve inançlı olarak ilk adımı atmak… Gerisi kendiliğinden gelir. Yenilikler ve değişimler gözümüzü korkuttukça yaşamdan koparız. Geride kalırız. Onlara ayak uydurarak yaşadığımızda ise yaşamın ahengine uyum sağlarız. Hayatla birlikte akarız. Güzel olan da bu değil midir?

Şadan HERGÜNER

ÖNYARGILI YAKLAŞIMLAR


Bir bilgeye sormuşlar:

“Dünyada en çok kimi seversin?”
“Terzimi severim.” diye cevap vermiş. Soruyu soranlar şaşırmışlar.
“Aman üstad! Dünyada sevecek o kadar kimse varken, terzi de kim oluyor? O da nereden çıktı şimdi? Neden terzi? Demişler.  
Bilge, bu soruya şu yanıtı vermiş:
“Evet dostlarım, ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde, benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler; ölünceye kadar da, beni hep aynı kalıpla ve aynı gözlerle görürler.”

Önyargılı bakış açı ve yaklaşım bu kıssadan hissede olduğu gibidir. Birileri hakkında tam ayrıntılı bilgi sahibi olmadan ona bir biçim yakıştırmaktır. Ya da kişiyle yaşanan bir tatsız olayda ona bir kalıp biçmek, bir daha da farklı bakış açısıyla onu değerlendirmemektir. O kişi de değişimler var mı, yoksa yaklaşımları hep aynı mı? Bu sorulara yanıt aramamaktır.

Peki, önyargı nedir? Bir kimse ya da bir şeyle ilgili olarak belirli koşul; olay veya görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu ya da olumsuz yargı, peşin yargı, peşin hükümdür.

İnsanlara önyargıyla yaklaşmak iletişim sorunları doğurur. Uzlaşma ortamı bulmayı zorlaştırır. Üstelik önyargılı kişiler kendilerine de zarar verirler. Onlar dünyaya dar bir bakış açısıyla bakıp, iç dünyalarını geliştiremezler. Bu nedenle daha yalnız bir yaşam içinde olurlar. Korkuları, kaygıları, negatif duyguları bol olur. Hayatı gerektiği gibi değerlendirip yaşayamazlar. Olumlu da olumsuz da olsa önyargılı olmak doğru değildir. Bizler olaylara ve insanlara yaklaşımlarımızı esnek tutarsak başarılı ve mutlu oluruz.
Sevgiyle kalın.                                                                                                            
Şadan HERGÜNER                                                                                   



Spor Toto Süper Lig’de 34. hafta maçında Fenerbahçe deplasmanda Sivasspor’u 4-3 mağlup ederek 2010-2011 sezonunda lig tarihindeki 18. şampiyonluğuna kavuştu.
İlk Şampiyonluk Turunu Sivas 4 Eylül stadında atan Fenerbahçe yarın, 23 Mayıs Pazartesi günü Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadında taraftarı ile kutlayacak. Kutlama saat 20.30 da başlayacak. Bağdat Caddesinde de yarın saat 17.00 civarında şampiyonluk turu atılacak.

Koyu bir Fenerbahçe taraftarı olarak büyük mutluluk içindeyim. Ligin ilk sezonunda “bitti” denilen Fenerbahçe, ikinci sezonda inanılması zor bir başarıya imza attı. Bir mucizeyi gerçekleştirdi. Kaptan Alex De Soza, bu yıl da kalitesini, asilliğini, alçakgönüllüğünü bir başka şekilde ortaya koydu. Onu, bu farklılığından dolayı ayrıca kutluyorum. 28 golle elde ettiği gol krallığı da ancak ona yakışırdı.
Bu büyük mutluluk ve başarı için öncelikle her şeyini ortaya döken futbolcularımıza, yönetime ve ikinci sezon itibariyle başarılı olan Aykut Kocaman’a teşekkür ediyorum. Aykut Hoca, benim bile kendisine inancımın olmadığı bir süreçte kararlı ve emin adımlarla bu şampiyonluğun gelmesinde etkin oldu. Onu da kutlamak istiyorum.

Ama asıl teşekkürüm ve kutlamam Fenerbahçe Taraftarınadır. Ben de bir taraftarım. Fenerbahçe taraftarı bu camianın en büyük mimarıdır. İnançlarını, katkı ve desteklerini hiç kesmeden her maça gittiler. Takımlarının yanında oldular. Son maçda Sivas Sokaklarını adeta Bağdat Caddesine çevirdiler. Hepsine helal olsun diyorum.

18. Şampiyonluk tüm Fenerbahçe Camiasına, Taraftarımıza kutlu olsun. Üç büyüklerden ikisinin ( Galatasaray ve Beşiktaş) adının geçmedi bu ligde İkinciliği başarıyla kazanan Trabzon Sporu da gönülden kutluyorum.

Şadan Hergüner

ANNE HAKKI ÖDENMEZ



Karşılıksız seven ve verici olan varlığın adı “ANNE”dir.  Her çocuk için annesi, en güvenli sığınaktır. Sıkıntılı anlarda huzur verip koruyacak, arka çıkacak varlıktır. İster 4 yaşında ister 40 yaşında olsun, anne kucağı ona hep açıktır.

Anne çocuğunu çok sever, çocuğundan sevgi görmese bile sever. O nedenle denmemiş midir “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz” diye? Anne, sevgisine karşılık beklemez. Çıkarsızca sever, büyütür, her şeylerden sakınır. 

Üstelik çocuk sayısı ne kadar olursa olsun hepsine aynıdır sevgisi ve vericiliği. Dünyada ki hangi insan bunu yapabilir? Sadece anneler. İşte bu nedenle anne hakkı ödenemez.

Ben annemi 6 yıl önce kaybettim. Acısı hala içimde… Dünyadaki en değerli varlığımdı ama şimdi yok. Annenizi kaybettikten sonra istediğiniz kadar üzülseniz de, hayıflansanız da fayda etmiyor. Önemli olan anneler hayattayken onlara sevgi göstermek, değer vermek, ödenemez haklarını bir parçacık da olsa ödemeye çalışmaktır. 5 tane evladına öf demeden bakan, büyüten anneye, bakmayan ve sahip çıkmayan çocuklar olmamaktır.

Bir bakalım Anne kimdir? Şimdi sıralayacağım her şeyi yapabilen tek insandır.

Aynı anda kendi çantasını, çocuğunun çantasını, çocuğunun oyuncak kutusunu, market torbasını, çocuğunun ayakkabısını ve hatta çocuğunu taşıyan; bir yandan da ev anahtarını bulmaya çalışan kişiye ANNE denir.

5 dakikada duş alıp 10 dakika içinde hem kendisini hem de çocuğunu hazırlayana, uykusuzluktan süründüğü halde uyumamakta direnen çocuğuna söylenemeyene, 1 saatte üç çeşit yemek, üstüne de salata hazırlayıp bir yandan da çocuğunu yedirene ANNE denir.

Çocuğu için gecede beş kere kalktığı halde şikâyet etmeye hakkı olmayana, çocuğu hastalandığında sabaha kadar başında bekleyene, bakıma ve yardıma muhtaç hale geldiğinde kendisine sahip çıkmayan evlatlarına “ Ne yapsınlar? Çalışıyorlar, kendi düzenleri var, bana vakit ayıramıyorlar.” Diyene ANNE denir.

Huzur ve nur içinde uyuyan CANIM ANNEMİN ve tüm annelerin anneler gününü kutluyorum.

Şadan Hergüner                                                                

EĞİTİMLİ İNSANIN ÖZELLİKLERİ

Konfüçyüs der ki, eğitimli insanların dokuz düşüncesi vardır.

1-      Baktıklarında berrak görmeyi düşünürler.
2-      Dinlediklerinde iyi duymayı düşünürler.
3-      Sıcak bir görünüşe sahip olmayı düşünürler.
4-      Davranışlarında saygılı olmayı düşünürler.
5-      Konuşmalarında doğru olmayı düşünürler.
6-      Kuşkuya düştüklerinde soruları nasıl soracaklarını düşünürler.
7-      Öfkelendiklerinde, sorunları düşünürler.
8-      İşlerinde ciddi olmayı düşünürler.
9-      Kazancı gördüklerinde, adaleti düşünürler.

Bu düşünceler insan olmanın en önemli özellikleri. Verimli, huzurlu, dengeli ve sağduyulu insan, bu özellikleri taşıyan insandır. Etkili ve kaliteli iletişim kurmanın özü de bu özelliklere bağlıdır. İnsan gibi insan olmak sadece öğretimle gerçekleşmez. Eğitim şarttır. Aile içi eğitim ve kişinin kendini geliştirmesi için sosyal eğitim. Eğitim olmadan öğretim işe yaramaz.

Baktığında berrak görmek, tarafsız bakmak demektir. Empati yapmayı bilmektir. “Hep bana” isteğinden arınmaktır. Dinlemek, duymak değildir. Odaklanarak, düşünerek söylenenleri izlemektir. Dinlemeyi bilmeyen iletişim kuramaz, güzel konuşamaz. Dinlemek konuşmaktan daha önemlidir. Tartışmaların çoğu dinlemeyi bilmediğimiz için yaşanır. Başkalarına karşı olumlu, sevecen ve anlayışlı olmak insana sıcak bir görünüm sağlar. İletişimi kolaylaştırır. Huzur yayar. Davranışlarında saygılı olan insanlar, çevrelerinden saygı görür. Vermeden alamazsınız. Baskıcı, anlayışsız insanlardan korkulur. Onlara saygı duyulmaz. Sevilmezler.

Doğru ve dürüst olmak en güzel insani erdemlerdendir. Güvenilir olmayı, sevilmeyi sağlar. Etkin iletişim için çok önemlidir. Güvenmediğimiz insanlarla bir arada olmak istemeyiz, onları dışlarız. Soru sormayı bilmek, iletişim kolaylığı getirir. Şüphenin içini kemirmesine ve varsayımlara yol açmasına izin vermek büyük hatadır. Zannetmek yerine doğru sorularla soruna cevap bulmaya çalışmak gerekir. Aksi durumda şüphe, nefrete ve öfkeye yol açar. Öfkesine sahip olamayanlar kaybetmeye mahkûmdur. Hiçbir sorun, saldırgan ve zorlayan tavırlarla çözülemez. Oysa tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır.

İş hayatı ciddiyet ister. Başarının anahtarı, ciddi ve sorumluluk sahibi olmaktır. Sıcak, anlayışlı görünümün yanında ciddiyet de gerekir. Ciddi bakış açısı sadece iş hayatını değil tüm yaşamı kapsamalıdır. Çünkü bu yaklaşım adaletli olmayı sağlar. Başkalarının zorluklarını görüp, paylaşmayı sağlar. Gözü tok insan, kazancı çoğaldıkça yardımcı olmak ister. Adaletli olma özelliğini her alanda kullanır. “Hepsi benim olsun” demez. Çevresini de düşünür.

Şimdi toplumdaki tüm bireylerin bu özelliklerle yaşadığını bir düşünün. Çözülemedik bir sorun kalır mıydı aramızda? Her şey uzlaşmacı ve paylaşmacı bir yaşam anlayışına bağlı değil mi? O halde bunu başarmak için çalışmalıyız. Önce kendimizi eğitmeli, sonra da başkalarının eğitilmesi için emek vermeliyiz. İnsan isterse her şeyi başarabilir.
Sevgiyle kalın.

Şadan Hergüner

YARINI GÖREMİYORUM


İçi sıkılıyordu. Anlayamadığı bir duygu içini burkuyordu. En iyisi ona gitmekti. O yardımcı olabilirdi. Telefon açtı kâhine. "İmkânsız, tam çıkmak üzereydim." Dedi kâhin. "Lütfen" dedi, kadın, kendisini kıramayacağını düşünerek... Çok zengindi kadın, ülkenin en zenginlerinden. Doğaüstü güçlere inanırdı ve kâhinin müdavimlerindendi... Tabii ki kâhin böyle iyi bir müşterisini kıramamıştı.

Karşılıklı oturuyorlardı. Önlerindeki suya baktı kâhin, Kaşları çatıldı, gözbebekleri büyüdü, alt dudağı düştü, kafasını kaldırıp ona baktı "çok üzgünüm" dedi, durakladı, belli ki söylemek istemiyordu.
"Ne?" dedi kadın ısrarla ve kâhin söyledi: "Suda yarını göremiyorum..."

Yıkılmıştı kadın. Medyum bugüne kadar hiç yanılmamıştı. Yarın olmadığına göre bu gece ölecekti. Ne yapmalıydı? Evine gitti, vasiyetini yazdı, biraz televizyon izledi. Uykusu gelmişti. Son gecesiydi ve ne yapacağını bilmiyordu. En iyisi uyumaktı. Böylece ölürken hiçbir şey hissetmezdi.

Yatağına uzandı, gözlerini kapattı ve... Derin bir uykuya daldı. Uyandığında güneş yeni doğmuştu,  kuş sesleri geliyordu. "Cennette miyim?" diye düşündü. Her şey gece bıraktığı gibiydi. Kalktı, sabahlığını giydi, salona indi, her şey normal gözüküyordu kâhin bu kez yanılmış mıydı acaba? Masanın üstündeki gazeteye gözü ilişti… Manşette şöyle yazıyordu:
"Ünlü Kâhin öldü.”


Kendi hayatın hakkında bir kararınız yoksa başkalarının vardır. Bu yazı bana bir e-posta ile geldi. Sizlerle paylaşmak istedim. Gerçekten çoğumuz kendi hayatımız için karar vermekten korkuyor ve yanlış yapıyoruz. Başkalarının dediklerine ya da doğrularına göre yaşamayı seçiyoruz. Belki de bunu daha kolay buluyoruz. Oysa bu hayat bize verilmiş büyük bir nimettir. Onu seçimlerimiz yani kararlarımızla biz yaşamalıyız, başkaları değil. Çünkü verilen hayatın tekrarı yok. Sevgiyle kalın.                                      

Şadan Hergüner                                                                                    
 12 Haziran Genel Seçimleri için süreç devam ediyor. Aday adayları başvurularını yaptılar. Şimdi de kesin adayların açıklanması zamanı bekleniyor. Ben de bekliyorum. Acaba siyasi partiler kadın adaylara ne kadar yer verecekler diye? Parti yöneticileri her seçimde bu konuda biraz bal çalarlar ağızlara. “Kadınlarımız yönetimde daha çok yer almalı” derler de yine bildiklerini yaparlar. Bir türlü elleri gitmez kadın adayları listelere ilk sıralardan yerleştirmeye. Umarım bu yıl durum farklı olur, çok sayıda yapılan kadın aday başvuruları gerçekten değerlendirilir. 

Oysa erkekler kabul etmeseler de bu dünyayı yöneten kadınlardır. Görünür olamayıp arkada gizli güç olarak kalan kadınlar… Gerçi erkekler de biliyor bunu ama yiğitliğe yediremiyorlar sözle kabul etmeyi. Hani bir söz var ya “Her başarılı erkeğin arkasında güçlü bir kadın vardır.” diye, boşuna söylenmemiştir. Kadınlar olmadan erkeler hiçbir şeyi başaramazlar. Ama tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kadını baskı altında tutup, geri plana atmayı başarıyorlar. Çünkü fiziksel güç üstünlükleri var. Ben bu durumun oluşmasında biraz kadınları suçlu buluyorum. Arka planda kalmayı kabullendikleri için. Kadınlar kendi aralarında örgütlenip organize olmalılar öncelikle. İşlerini erkeklerin iradelerine bırakmamalılar. Bu anlamda çok kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğine inanıyorum. Bu çalışmalara gönül verecek, yardım edecek az sayıda erkeğin de olduğuna inanıyorum. Keşke sayıları çok olsa…

Kadın, erkek karşısında yaradılıştan gelen bir otoriteye sahiptir. Bu durum, kadının rahmine bırakılan sperm hücresinin yumurta hücresi karşısındaki durumuna benzer. Sperm hücresi, iradesiz şekilde, yumurta hücresini bulmaya çalışır. Dolayısıyla erkeğin kadına olan tutumu mutlak ve otomatiktir. Kadınsa erkeği sadece bekler. Kendisine yönelenlerden ancak birisine onay verir. Milyonlarca sperm hücresinden de sadece bir tanesine onay verilir. Diğer spermler telef olur. Erkeklerin yaşamda kadın karşısındaki pozisyonu sperm hücrelerinin, yumurta hücresi karşısındaki durumundan farklı değildir. Bir kadın uğruna, bir sürü erkek telef olur. Yani seçme yetkisi aslında kadının elindedir.

Kadının doğasından gelen özellikleri ona büyük ama görünmez bir yönetim gücü getirir. Kadın erkek ilişkilerinde erkek yönetiyor beğeniyormuş gibidir. Fakat derin bilinç düzeyinde, erkeğin tüm faaliyetleri kadın tarafından onaylanmak içindir. Erkek en küçük başarısını eşiyle paylaşmaya, onun beğenisini kazanmaya can atar. Kadın tarafından onaylanmayan hiçbir eylemi, erkeğe mutluluk veremez. O nedenle kadın olmadan erkek hiç bir şey başaramaz. 

Artık fiziki gücün çok da işe yaramadığı günümüzde kadının yapabileceği işler çoğalmıştır. Kazandığı ekonomik özgürlük sayesinde çeşitli ahlaki ve sosyal kısıtlamaları da yıkan kadın, doğal gücünü rahat kullanır hale gelmiştir. Belki de ilerleyen yıllarda demokrasi ve teknolojinin sağladığı kolaylıklarla kadınlar vekâleten erkeklere bıraktıkları yönetim yetkisini erkeklerden alacaklardır.

İşte ben de diyorum ki, artık kadınlar bu güçlerinin iyice farkına varsınlar. Ülke yönetiminde söz sahibi olma haklarını, kendileri ele geçirsinler. Çünkü bu güç kadında vardır. TBMM yüzde 50 oranında kadın vekilden oluşmalıdır. Bugüne kadar erkeklerin çözemedikleri sorunları kadınlar kadınlık ve annelik içgüdüleriyle, Allah vergisi özel yetenekleriyle çözeceklerdir.
       
Şadan Hergüner

Teknolojinin, eğitimin ve iletişimin çok önemli olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Girilen her yarışta bu üç unsur öncelik taşıyor.  Tüm iş sektörlerinde, sosyal ve özel yaşamda etkili iletişim kurmak gerekiyor.

Etkili iletişim kurmak için önce güzel konuşmak, beden dilini iyi kullanmak ve kendini doğru ifade etmek gerekiyor. Çünkü kendini ifade edemeyen kişi, amacını ve hedefini anlatamıyor. Bunların yanında kişinin başarılı olması için beden, ruh ve zihin bütünlüğü ile hareket etmesini bilmesi gerekiyor. Beyin ve olumlu düşünce gücünü kullanarak, en doğru teknikleri öğrenerek hedefine ulaşması gerekiyor.

12 Haziran 2011’de yapılacak genel seçimlere katılacak adaylar ve kampanyaları yürütecek ekip çalışanları için hazırladığım özel eğitim programları; eğitim ve yaşam koçluğunu, doğru ve güzel konuşma, beden dili, motivasyon ve etkili iletişim eğitimlerini kapsamaktadır.            

Sıra dışı olmak, farkındalık kazanmakla olasıdır. Alışılagelen siyasetçi çizgisinden kurtulmak, farklılık yaratmak için sunduğum eğitim ve danışmanlık hizmetleri sizlere önemli bir ayrıcalık kazandıracaktır. Yaşam bir yarıştır. Bu yarışta ancak çok iyi olanlar kazanır. Çok iyi olmak da eğitimle, farkındalığı artırmakla mümkündür.

EĞİTİMLER

-          Etkili İletişim
-          (Diksiyon) Doğru ve Etkili Konuşma (Sunum Teknikleri)
-          Beden Dili
-          Motivasyon
-          Zihinsel ve içsel Gelişim

DANIŞMANLIK

-          İletişim ve Halkla İlişkiler Danışmanı
-     İçsel ve Zihinsel Gelişim Danışmanı

 MEDYA HİZMETLERİ

-          Radyo programımda; tanıtım programı.
-          Gazete köşe yazımda; tanıtım yazısı.

Şadan HERGÜNER
İletişim danışmanı, Yazar, Eğitmen, Radyo Programcısı


ÖZEL ERKEKLER

Biz kadınlar fazla duygusalız. Aşk meşk bizim için önemli. Duygularımızla hareket etmeyi, aklımızla hareket etmeye yeğleriz çoğunlukla. Cefakâr yanımız ağır bastığından mıdır nedir, zor erkeklere bulaşıyoruz genelde. Neymiş, seviyormuşuz, âşıkmışız falan… Oysa bunlar karın doyurmuyor. Sana köle gibi davranan adamı sevsen, derdini çeksen ne olur? Değerini mi bilecek? Sevgili hanımlar öyleyse bunlara paydos deme vakti geldi. Atın onları hayatınızdan ve anlatacağım türden bir tane bulmak için çalışmalara başlayın hemen.

Az bulunan bu özel erkekler genellikle eğitimli, iyi bir aileden gelen, kendini geliştiren, kadına değer veren, düşünceli adamlardır. Kadınsı yanlarıyla barışık olduklarından, kadını iyi anlarlar. Kendisine yapılmasını istemedikleri şeyleri başkasına ve özellikle kadınlara yapmazlar. Zariftirler, romantik yanları türünün diğer örneklerine oranla fazladır. Kadını toplumun içinde her yönüyle görmek isterler. Ama doğal olarak bu erkeklerle birlikte olacak kadının da kaliteli olması gerekir.

İyi birer aşıktırlar. Kadına, kadın olmanın ayrıcalığını yaşatırlar. Kadınları etkilemenin yollarını bilir ve uygularlar. Çünkü onlar, eğitimli ve kaliteli kadının gücünü elinde tutmayı sevdiği kadar ait olduğu erkeğin rüzgârına kapılmak istediğini de iyi bilirler. Bu erkekler kadına istediği özgürlüğü verirler, baskıcı olmazlar. Ama asla başıboş bırakmazlar. Zaten kadının istediği de budur. Üzerinde hâkimiyet kurmayacak, ruhunu okşayacak, değerini bilecek fakat her zaman kendine kol kanat gerecek bir erkek isterler. Onlar, kadınların sığınacağı en emin limanlardır. 

Bu tarz erkekler genelde yakışıklıdırlar. Yakışıklı olmasalar bile bakımlıdırlar. İyi giyinirler. Zevk sahibidirler. Sıra dışı hobileri vardır. Golf oynamak, sörf yapmak gibi! Sosyal hayatları faaldir. Kültür ve sanattan anlarlar. Sinema, tiyatro alışkanlıkları vardır. Sanatçı olanları çoktur. Dernek ve kulüp üyelikleri vardır. Zengin olanları lüks yaşamı sever. Olmayanları ise iyi yaşamak için elinden geleni yapar.

Kesinlikle otur deyince oturan, kalk deyince kalkan erkekler değillerdir. Kişilik sahibi, akıllı, donanımlı adamlardır. Bir kadına kurban olacak yapıları yoktur. Ama sevdikleri kadını baş tacı edecek kadar olgundurlar. Duyarlı bir yanları vardır. Sürpriz yapmayı, güzel hediyeler almayı, sıra dışı geziler ve tatiller planlamayı severler. Kadının mutlu olması, kendini iyi hissetmesi onlar için önemlidir. Bir kadına istediklerini verebilme özelliğine sahip olmak, bu erkeklere kendini iyi ve önemli hissettirir.

Gelelim çapkınlık konusuna.  Ne yazık ki çok talep gördükleri için aldatmazlar diyemeyiz. Sadık olanları da vardır, olmayanları da. O yüzden bunlardan bir tane buldunuz mu elinizde tutmayı bileceksiniz. Zaten nadir bulunan varlıklardır. Gözünüzü açmanız gerekir. Bir erkek size kadın olduğunuzu hissettirebiliyorsa siz de ona aynısını yapmalısınız. Yoksa bu adamı uzun süre elinizde tutamayabilirsiniz.
İnsan gibi erkeklerin ve kadınların çok olacağı bir toplum olmamız dileklerimle. Sevgiyle kalın. 

Şadan Hergüner   
                                                                                                                                                                                               

MEVLANA’DAN ALINTILAR

Melana ve Şems’den içsel huzurumuzu destekleyecek güzel alıntıları sizlerlerle paylaşıyorum. İç huzurumuz olursa, dünyanın güçlüklerine daha rahat göğüs gerebiliriz.


Bazen, uzaklaşmak gerekir yakınlaşmak için…
Bazen, hatırlamak gerekir hatırlanmak için…
Bazen, ağlamak gerekir açılmak için…
Bazen, anmak gerekir anılmak için…                                
Bazen de susmak gerekir duymak için…
Şems-i Tebrizi



Sen uzattığın elini tutmayan ele mi dargınsın…
Tutmayacak bir ele uzandığın için kendine mi ?

Eğer bir gün dünyaya ait çok büyük bir derdin olursa…                          
Rabbine dönüp “Benim büyük bir derdim var.” deme.
Derdine dönüp “Benim çok büyük bir rabbim Var.’ De….
Mevlâna

Suskunluğum asaletimdir her lafa verecek cevabım vardır, lakin önce lafa bakarım laf mı diye sonra da söyleyene bakarım adam mı diye !

Üzülme der Mevlana ..! istediğin bir şey olmuyorsa ya daha iyisi olacağı için ya da gerçekten de olmaması gerektiği için olmuyordur. . .

Üzülme der Mevlana ve devam eder; Bir yandan korku bir yandan ümidin varsa iki kanatlı olursun… Tek kanatla uçulmaz zaten. Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil, Kilimin tozunu almaktır. Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır. Niye kederlenirsin? Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz…
Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi yontulmayı göze almalıdır!

KANSER KARŞITI BESLENME ŞEKLİ


Sevgili okurlar, elektonik posta yoluyla aldığım bu bilgiyi sizlerle paylaşmak istedim. Çağın hastalığı kansere karşı beslenme şeklimizi değiştirmek zorundayız. Tabi yaşam biçimimizi de...
Şunu da vurgulamak istiyorum. Teknoloji hayatımızı çok kolaylaştırdı ama yanında getirdiği bazı şeyler de bir o kadar sağlıksız kıldı. Uzmanlar artık çok eskilerde olduğu gibi beslenmemizi söylüyorlar. Hazır gıdaları tüketmek yerine evde kendimiz yapmalıyız. Ben de bunun doğruluğuna inanıyorum. Çünkü bizler iki nesil öncesine göre daha sağlıksızız.

Aşağıdaki tedbirlerle kanserlerin en az üçte ikisi önlenebilir;

* Un ve şekerden kaçınarak insülin direncini yenin.
* Hiçbir şekilde tatlandırıcı ve tatlandırıcı
içeren 'light' hafif yiyecek ve içecek tüketmeyin.
* Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları
yemeyin. Taş devri diyetini uygulayın.
* Bol taze sebze ve meyve yiyin.
* Yeterli omega-3 alın; ayçiçeği, mısır, soya, pamuk
ve margarin gibi yağları diyetinizden çıkartın. Bunların
yerine zeytinyağı ve doğal hayvani
yağları (tereyağı, iç yağı ve kuyruk yağı) yiyin.
* Kefir, yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza gibi
probiyotiklerden (faydalı mikroplar) zengin gıdalarla beslenin.
* Özgür dolaşan hayvanların etini ve yumurtasını
yiyin.
* Pastörize sütlerden mümkün olduğunca kaçının.
Kutu sütü tüketmeyin. Mümkünse marda (?) sütü
kullanın. Süt yerine süt ürünlerini (yoğurt, peynir)
tercih edin.
* Günde iki diş sarımsak ve/veya 1 baş kuru soğan
tüketin.
* Günde 1-2 tatlı kaşığı zerdeçal tozu tüketin.
* Yeşil ve siyah çay tüketin (şekersiz!!!! ).
* Stresten uzak durun.
* İyi uyuyun.
* Çevresel toksinlerden ve sigaradan uzak durun.
* D vitamini düzeylerinizi yükseltmek için dengeli bir
şekilde güneşlenin ya da D vitamini takviyesi alın.
* Yeteri derecede egzersiz yapın!!!!
* Aşırı alkol kullanmayın.
* İşlenmiş soya ürünü yemeyin.
* Yemekleri geleneksel yöntemler (buğulama, buharda pişirme)
ile pişirin. Turbo fırınlar da kullanılabilir.
* Hızlı pişirme yöntemleri (mikrodalga gibi) besin
kayıplarına yol açar; ayrıca kanserojen olabilirler !!!!
* Daha çok toprak (güveç), cam ya da kalaylı bakır
kapları tercih edin. Emaye ve çelik tencere daha sonraki
tercihlerdir.
* Teflon ve alüminyumu ise kesinlikle kullanmayın.

Prof. Dr. Ahmet AYDIN   

İÜ Cerrahpaşa Tıp Fak.
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD
Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı                       


Uzmanların ve bilinçli ebeveynlerin vurguladığı bir konudur bu. Mutlu çocukluk yaşayanlar yetişkinliklerinde daha başarılı olurlar. Çıkmazlara girmezler. Özgüvenleri vardır. Çünkü aileleri onları bir birey olarak görüp, büyütürler. Söz hakkı tanırlar. Seçimlerine saygı duyarlar. Sevgi dolu bir iletişim içinde yetişirler. Mutlu çocukluk geçirme konusunda yapılan bir araştırma ilginç bir sonucu ortaya koydu. Araştırma sonucu geçtiğimiz haftalarda yayımlandı.

Cambridge Üniversitesi tarafından yapılan bu araştırmaya göre mutlu çocukluk geçirenler boşanmaya daha meyilli oluyorlar.  İngiltere’de 1946 yılında doğan bir grup insanı her yıl izleyen bilim adamları çocukluklarında sevgi dolu bir ortamda büyüyenlerin, özgüveni yüksek bireyler olarak ilerleyen yaşlarında çıkmaza giren ilişkilerini bitirmede daha cesur davrandıklarını belirlediler. Ergenlik çağındayken öğretmenlerinin mutluluk, sosyalleşme ve enerji seviyelerini kontrol ettiği bireylerin, tez canlı, emir almaktan hoşlanmayan kişiler oldukları belirtiliyor. Profesör Felicia Huppert, “İhtiyaçlarını karşılamayan ilişkileri sonlandırmada, çocukluğunu mutlu bir çevrede yaşayan kişiler, diğer yaşıtlarına göre daha özgüvenli olduklarından, boşanmakta tereddüt etmiyorlar” diyor. Aynı zamanda ergenlik çağını mutlu geçirenlerin, yaptıkları işte daha fazla tatmin olduklarını, hobilerine ve kişisel zevklerine zaman yaratarak sosyalleşme eğilimlerinin de yüksek olduğunu söylüyor.

Uzmanlar, “Maddi ve manevi olarak yaşanan sıkıntıları mümkün oldukça çocuklara yansıtmayarak mutlu bir çocukluk geçirmelerini sağlarsak, hayata bir sıfır önde başlamalarını da sağlamış oluruz” diyerek ebeveynleri uyarıyorlar.

Yeni sonuçlanan bu araştırmanın da ortaya koyduğu gibi mutlu çocukluk dönemi, kaliteli yetişkinlik dönemi için çok önemli. Bence doğru olan, adam gibi çocuk yetiştirilecekse çocuk sahibi olmaktır. Çocuğuna ilgi, sevgi, saygı gösteremeyenlerin yetiştirdikleri çocuklar ileride sorunlu yetişkinler olmaktadır.

Kendine özgüveni olan, cesur davranmaktan korkmayan, sosyal ve mutlu insanlar hayatta başarılı olanlardır. Tüm ilişkilerinde ne istediklerini bildiklerinden daha az sorun yaşarlar.
Gelelim bu tarz insanların boşanma meyilli olmaları konusuna. Eee, zaten bir ilişki yürümüyor, tökezliyorsa bunu sürdürmenin anlamı yok ki. Her iki taraf içinde zararlı bir durum… Acı çekmek, kavga etmek, mutsuz çocuklar büyütmemek için yapılması gereken en doğru iş bence. Sadece burada önemli bir konu var ki, o da evlilik rayına oturmadan çocuk sahibi olmamak. Yoksa ilişkiler biter herkes yoluna gider de olan o çocuklara olur.

Dileğim; tüm çocukların mutlu ortamlarda büyümesi, özgüveni olan mutlu yetişkinler olması.
Sevgiyle kalın.
                                                                                                
Şadan Hergüner

                                                                                 
Yeni bir Dünya Kadınlar Günündeyiz. Geçen yıl bu gün için yazdığım yazının içeriğindeki gerçeklerde değişen bir şey yok ne yazık ki. Şöyle demiştim yazımda: “Tüm dünyada olduğu gibi bizde de kadına hala bir meta olarak bakılır. Alınır, satılır cinsten, faydalanılması gerekir cinsten bir nesne. Evet, epeyce yol alınmıştır kadının değeri hakkında ama bu küçük bir paydır genele baktığınızda. Kimse bunun aksini savunmaya kalkmasın. Kendi ayaklarının üzerinde durabilen kadın sayısı nedir? Siyasette, iş dünyasında üst düzey durumunda olan kadının sayısı nedir? Evli olup da kocasının boyunduruğu altında olmayan kaç kadın var? Ne yazık ki, bu sayılar azdır.  Ülkemizde kocasından dayak yiyen ama kimselere söyleyemeyen eğitimli kadının sayısı yüksektir. Köle gibi çalıştırılıp, başına vurularak parası elinden alınan kadınları hiç düşünmek bile istemiyorum. Ya sığınma evlerinde olan, kocadan, babadan, ağabeyden şiddet gören, sığınacak yeri olmayıp zorunlu olarak fuhuş batağına sürüklenen, çalıştığı yerde patron veya yöneticilerin tacizine uğrayan, sokakta kendini bilmez gözü dönmüşlerin tecavüzüne uğrayan kadınların sayısı ne kadardır?”

Dedim ya, değişen bir şey yok bu Kadınlar Günü’nde de… Sadece artan farklı şiddet boyutları var. Eski eşi tarafından öldürülen kadınlar var. Üstelik bu eski eşler için suç duyuruları yapıldığı halde korunmayıp, göz göre göre öldürülen kadınlarımız var. Sokak ortalarında, karakol önlerinde kocaları tarafından öldüresiye dövülen kadınlarımız var. Kocasından bu dayağı yediği görüldüğü halde evine geri gönderilen kadınlarımız var. Ha bir de “Dekolte kıyafetler giyen kadınlar, tecavüze davetiye çıkarırlar” deme cesaretini gösteren İlahiyatçı bir profesörümüz bile var. Bu nasıl bir zihniyettir? Erkeği Allah çok ayrıcalıklı mı yaratmıştır? Nefsine hâkim olmak, iradesine sahip çıkmak zahmetinde bulunmasın mı demiştir? Ben de kadının ve erkeğin kendini teşhir edecek şekilde giyinmelerini doğru bulmuyorum. Hele kadının özellikle medya tarafından seks sembolü bir cinsel obje olarak kullanılmasını hiç doğru bulmuyorum. Kendini bu şekilde kullandıran kadınların yaptıklarını da… Ama açık kıyafetler giyen kadınlara, erkeklerin tecavüz edebileceği düşüncesini de esefle kınıyorum.


İşte size acı bir Türkiye gerçeği daha. Hep bilinen ama artık ayyuka çıkan bir gerçek! Geçen hafta gazetelerde haber olarak yer aldı. 13–14 yaşlarında evlendirilen çocuk gelinler. Olay, Çorum’da, aileleri tarafından başlık parası karşılığında yaşça büyük erkeklerle evlendirilen ve yaşları 13 ile 14 arasında değişen çok sayıda kız çocuğu, hamile kalıp doğum servisine geldikleri sırada hastane yetkililerinin güvenlik güçlerini uyarmasıyla tespit edildi. Bu zaten bilinmeyen bir durum değil. Ama yaş sınırının artık iyice düşmesi korkunç. Babalar para karşılığında kız çocuklarını satıyorlar. Nikâh yok, çocuklar hamile. Ya ölü doğum yapıyor ya da kendileri ölüyorlar. Çorum’da Çoğunlukla Ağrı ve Van doğumlu olan kız çocuklarının tespit edilmesinin ardından, konuyla ilgili yasal işlem başlatılmış. Hastane yetkilileri, şu ana kadar 10’un üzerinde çocuk gelin hamile kalarak hastaneye başvurdu diyor.

Ne utanılası bir durumdur bu. 13 yaşındaki kız çocuğu oynamak ister, okula gitmek ister. O ne anlar evlilikten, çocuktan, kocadan. Küçücük bedeni kaldırabilir mi hamileliği, doğumu? Bu nasıl bir vicdansızlıktır? Hep yazılarımda vurguladığım, radyo programlarımda söylediğim gibi yine altını çizmek istiyorum. Kız çocuklarını okutmalı, eğitmeliyiz. Anadolu’nun her bölgesinde kızların eğitilmesi gerçeğini kabul ettirmeliyiz. Geleceğin babalarını doğuracak kız çocukları bilinçli, eğitimli olmak zorunda ki, aklı başında erkek çocukları yetiştirsinler.


Türkiye’deki kadın manzaraları böyle… Umarım önümüzdeki yıl Dünya Kadınlar Günü için yazacağım yazı daha iç açıcı olur. Ben yine de tüm hanımlarımızın sembolik gününü kutluyorum. Kadınlar Gününüz kutlu olsun. Değerleriniz bilinsin. Yüzleriniz gülsün.
Sevgiyle kalın.

Şadan Hergüner

Usta'ya başarısının sırrını sormuşlar; iki kelimeyle açıklamış.
“Doğru kararlar.” Demiş.
Herkesten farklı olarak, doğru kararları nasıl alabildiğini sormuşlar.
Tek kelime ile cevaplamış; “Tecrübe.” Demiş.
İyi de kardeşim bu tecrübe denen şeyin sırrı nedir?
Usta, derin bir iç geçirmiş ve şöyle demiş: “Yanlış kararlar.”

Bu yazımda anlatmaya çalışacağım her şeyi açıklayan bir kıssadan hisseyle başlamak istedim. Peki, nedir karar vermek? Çeşitli amaçlar, bunlara ulaştıracak yollar, araçlar ve imkânlar arasında seçim ve tercih yapmakla ilgili zihinsel, bedensel ve duygusal süreçlerin toplamıdır. Yani karar verme sorunlarla ve belirsizliklerle savaşma ve onları yok ederek neyin, nasıl, ne zaman yapılabileceğini ortaya koymaktır.

Yaptığımız tüm eylemlerin babası verdiğimiz kararlardır. Hani çok bilinen bir söz vardır. “En kötü karar, kararsızlıktan daha iyidir.” Ne kadar doğru bir sözdür. Kararlarımızla hayatımızı şekillendiririz. Bir işi başarmanın yolu adanmış gerçek bir karar vermekten geçer. İşte bu kararlarla yaşamımıza yön veririz.  

Bazılarımız karar verme konusunda biraz korkaktır. Çok düşünür. Karar vermekten hep endişelidir. Yanlış yaparsam diye korkar. Oysa yukarıdaki kıssadan hisse bize yanlış yapmadan deneyim sahibi olamayacağımızı açıkça söylüyor. Aslında başarısızlık diye bir şey yoktur. Onlar bizim istediğimiz sonuca ulaşmamız için yaşadığımız deneyimlerdir. Önemli olan, yanlış olarak gördüğümüz kararlardan ders almaktır. Bu deneyimlerle başarıya ulaşmak daha kolaydır.

Karar vermekten korkmayın. Sık sık karar verin. Yanlış deneyimle sonuçlanan kararlarınızdan ders alın. Ulaşmak istediğiniz sonuca varıncaya kadar olaylara yaklaşımlarınızı, izlediğiniz yolları değiştirin. Ama karar vermekten asla endişe duymayın. Tam tersine karar vermekten zevk alın. Çünkü biz hayatımızı aldığımız zevk ve çektiğimiz acıya göre yaşarız. Acıdan kaçar, zevke yöneliriz. Bu nedenle karar vermekten zevk alırsak, ondan korkmamız da gerekmez.

Doğru kararlar vermenin sırrı, yanlış kararlardan kazanılan deneyimlerdir. Onlar bizim dereyi geçene kadar üstünde sıçradığımız, bazen üzerinden düştüğümüz kaya parçalarıdır. Yani başarıya giden ve atılması gereken adımlarımızdır. Kararlarımıza bağlı kalıp, amaca ulaşmak için farklı yöntemler kullanmamız gerektiğini hiç unutmayalım.
Sevgiyle kalın.

Şadan Hergüner

KISKANÇLIK DUYGUSU

Azı karar, çoğu zarar olarak gördüğüm bir duygudur. Dozu iyi ayarlanmalıdır. Yoksa hayatı çekilmez kılar. Kıskanma; sevgide ya da kendisiyle ilişkili şeylerde bir başkasının ortaklığına, üstün durumda olmasına dayanamamaktır. Herhangi bir bakımdan kendinden üstün gördüğü kişinin üstünlüğünden acı duymaktır. Bazı insanlar bu duyguyu yoğun yaşar. Bazıları az. Ama genelde her insanda var olan bir duygudur. Hiç kıskanmayan insan azdır.

Kadın ve erkek ilişkilerinde başa dert olan boyutu kötüdür. Çiftlerden biri çok kıskançsa diğerine hayatı dar eder. Kıskandığı her an, sorun yaratmaya başlar. Kavgalar, tartışmalar, hastanelik eden olaylar bile yaşanır. Sosyal ilişkilerdeki şekli farklıdır kıskançlığın. Bir çekememe, karşısındakini üstün görme yani hazmedememe boyutu vardır. Kıskançlığın içine hırs da girdiğinde çok tehlikeli bir hal alabilir. Bu duygular içindeki insan kıskandığı kişiye zarar vermeye kadar götürebilir işi. Çünkü kıskandığı insana zamanla kin ve nefret de duymaya başlar. Tüm bu olumsuz duygular kişiyi zorlar, sınırlarını aşmasına neden olur.

Sosyal ilişkilerde kıskançlık işyerinde yaşanıyorsa rakip görülen kişi veya kişiler için olmadık planlar yapmaya kadar gidebilir. Yalanlar, iftiralar, dedikodular devreye girer. Çıkarlar söz konusu olduğunda kıskanan insan her yolu dener. Kendiden üstün gördüğü, yerinde olmak isteği insana zarar verecek eylemlere yönelir.

Arkadaşlık ve dostluk ilişkilerinde yaşanan kıskançlıkta da durum farklı değildir. Pek çok yakın ilişki bu nedenle bozulmuştur. Biri diğerini çekemediğinde, onun kendinde olmayan özelliklerle daha çok önemsendiğini anladığında kıskançlık duygusuna hakim olamıyorsa yine zarar verme yoluna gidecektir.

Aşk ilişkilerinde bir parça kıskançlık olması güzeldir. İlişkiyi taze tutar. Kıskanılana, ait olma duygusu yaşatır. Kıskanana da sahip olma. Ama dozu kaçtı mı ilişkiyi çıkmaza sokar. Mutluluk ve huzur yerini dengesizliğe bırakır. Korkma, çekinme, her an tetikte olma duygularını yoğunlaştırır ve ilişkiyi bozar.

Sosyal ilişkilerde ise biraz kıskanç olmak, insanın kendine çeki düzen vermesini, imrendiği kişi gibi olmak için daha fazla çaba göstermesini sağlayabilir. Ama bunun dozu kaçmamalıdır. Yoksa kıskanan, ruhsal anlamda hem kendine hem de kıskandığı insana zarar verecektir.

İçimizde yoğun olarak kıskançlık duygusu yaşıyorsak onu kırmak için odaklanmalıyız. Bunu da irademiz ve inanç gücümüzle yapabiliriz. Eğer yapmazsak ilişkilerimizde hep sorun yaşarız. Kendimizi hasta ederiz. Dedim ya bana göre azı karar, çoğu zarar bir duygudur. Aklımız ve irade gücümüzle olumsuz duygularımızı frenlemek ise bizim elimizdedir.
Sevgiyle kalın.

Şadan Hergüner

Adli Tıp, Bülent Ecevit raporunu açıkladı:

Eski Başbakan Bülent Ecevit'in Başkent Üniversitesi'nde kaldığı 11 gün boyunca öldürülmek istendiği iddialarına resmi yanıt geldi.

Adli Tıp Kurumu Ergenekon Davası'na bakan mahkemenin talimatıyla hastanede tutulan kayıtları inceledi. Adli Tıp Kurumu, Parkinson hastalığı açısından Ecevit'e uygulanan tedavinin yetersiz olduğuna oy çokluğuyla karar verdi.

Adli Tıp Kurumu, Başbakan Bülent Ecevit ile ilgili raporunu açıkladı. Adli Tıp raporuna göre, Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde yapılan Ecevit'in kaburga kırığının tedavisinin tam yapıldığı, parkinson tedavisinin ise eksik yapıldığını açıklandı.
Ergenekon Davası'nda mahkeme yıllardır konuşulan eski Başbakan Bülent Ecevit'in Başkent Üniversitesi'ndeki tedavisi sırasında verilen ilaçlarla öldürülmek istendiği iddialarını araştırma kararı almış ve o tarihte kaldığı hastanedeki tetkik ve tedavi kayıtlarını Adli Tıp Kurumu'na göndererek incelenmesini istemişti. Adli Tıp Kurumu Ergenekon Davası'na bakan mahkemenin gönderdiği kayıtları inceledi ve bu konuda hazırladığı raporu mahkemeye gönderdi.

11 gün kaldığı Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde ayakta duramayacak şekilde korumalarının desteğiyle çıkan Ecevit ile ilgili yıllardır konuşulan iddialar için Adli Tıp Kurumu oyçokluğuyla "yetersiz tedavi uygulandığı"
kararı verdi.

İşte bu rapor gösteriyor ki, eşi Rahşan Ecevit’in o dönemde anladıkları ve hissettikleri doğruymuş. Bülent Ecevit’i hastaneden çıkartmakta çok haklıymış. Başbakan'ın hastalığının en ileri olduğu dönemlerde eşi Rahşan Ecevit, tüm Türkiye'nin şaşkın bakışları altında Başkent Üniversitesi Hastanesi'nden Bülent Ecevit'i çıkartarak eve götürmüştü. Tedavisi evde devam eden Bülent Ecevit’in sağlığında düzelme de olmuştu. 

O çok temiz ve saygın bir siyaset adamı, kaliteli bir insan, tam bir aydındı. Nur için de uyusun.

Şadan Hergüner


 

AŞK, SEVGİ VE SEVGİLİLER GÜNÜ


Aşkın, ilk başladığında ayağımızı yerden kesen, bizi başka bir aleme götüren, dünyamızı tersine çeviren bir duygu olduğunu söylemek gerekir. Ha bir de, tamamen davetsiz bir konuk olduğunu... Ne zaman kapıyı çalacağı belli değildir. Bir bakmışsınız kapıda bitivermiş. Size “Ben geldim.” diyor. Bu durumda kapıyı açıp “Hoş geldin.” demek mi gerekir, yoksa “Aman evde olduğumu belli etmeyim, bu davetsiz misafir de nerden çıktı?” demek mi gerekir? Fakat o, öyle bir şeydir ki, kapıdan kovsanız bacadan gelir. “Bu misafir başta iyidir hoştur da sonra çok canımı sıkar, beni üzer, en iyisi içeri almayım” deyip, kapıyı pencereyi sıkıca kaparsınız ama bacayı tıkamaya vaktiniz olmadan o içeri sızıverir. Tıpkı mutluluk veren ilkbahar havası gibidir önce. Derin derin solumak, içinize çekmek istersiniz. İliğiniz kemiğiniz anlatılmaz bir coşkuyla dolar. Ayaklarınız yerden kesilir, bulutların üstüne yükselirsiniz. Artık tüm kapıları, pencereleri açmışsınızdır. Bahar havası evin her yerini kaplamıştır. Mis gibi kokar. Siz de şimdi bahar sarhoşusunuzdur. Fakat bilirsiniz ilkbaharın ömrü kısadır. Ardından yakıcı yaz sıcakları gelir. Sizi yakar kavurur. Hatta pişirir. “Yandım, şu havalar bir serinlese.” dersiniz. Ama iş işten geçmiştir.

İşte aşk aynen böyledir. Canı istediğinde çıkar gelir. Bazen kısa, bazen uzun süre kalır. Başına buyruktur. Ne zaman ne isteyip, yapacağı belli değildir. Bir bakarsınız size dünyanın en güzel duygularını yaşatır, bir bakarsınız sizi dünyaya geldiğinize bin pişman eder. Zaman gelir onu kontrol altına almak istersiniz. “ Ben bu kadar iradesiz miyim, neden kendimi bırakıyorum, neden duygularıma sahip olamıyorum?” dersiniz. Kendinize çeki düzen vermeye çalışırsınız. Ama genellikle başaramazsınız. Çünkü o tüm bedeninize ve ruhunuza, yoğunluğunu yaşatmadan sizi özgür bırakmaz. Bir kez sizi ele geçirmeye görsün. İstediğini yapmadan asla gitmez. İnişleri çıkışları vardır. Tek düze olduğu zamanlar azdır. Monotonluk ona göre değildir. Monotonlaştığı zaman bilin ki gidicidir. Zaten çok uzun süreli bir konuk da değildir. Eğer size çok ısındıysa, iniş ve çıkışlarından sonra alışkanlığa ve sevgiye dönüşür. İşte o zaman rahatlarsınız. Çünkü sevgi, aşktan başkadır. Sevgide bağışlama vardır, hoşgörü vardır, hepsinden önemlisi merhamet vardır. Belki aşkın deli heyecanı, iç kıpırtıları, ürpertileri onda yoktur ama sevgi dingindir. Sizi daha mutlu eder. Yeter ki aşk sevgiye dönüşsün.

Bir de bu dönüşümü gerçekleştiremeden gidişi var. İşte o zordur. Zaten davetsiz gelmiştir, kalbinizde başına buyruk konuk olmuştur. Sevinçler, hüzünler, acılar yaşatmıştır. “Tam şimdi sefasını süreceğim” derken çekip gitmiştir. Derin izler bırakarak. Kanatmış, acıtmış, hatta başlarda yaşadığınız güzellikleri hatırlamayacak kadar canınızı yakmıştır. Sonunda koşar adım gitmiştir. En zoru da bu gidiştir. Canla başla emek vermişsinizdir. Her şeyden sakınıp, ona gözünüz gibi bakıp, sarıp sarmalayıp büyütmüşsünüzdür. Çocuğunuz gibidir. Sanki sizi asla bırakıp gitmeyecek diye düşünmüşsünüzdür. Ama biliyorsunuz bazı çocuklar hayırsız çıkar. Yuvadan erken uçup, arayıp sormazlar. İşte sevgiye dönüşmeden giden aşk, o çocuklar gibidir. Ondan geriye sadece hayal kırıklığı, acı ve hüzün kalır. Peki, şimdi siz ne yapacaksınız? Karalar bağlayıp, hayata mı küseceksiniz? Bu durumda yapılması gereken yaralarınızı bir an önce sarmaktır. Asla kendinizi bırakmayın. “Zaman en iyi ilaçtır” derler ya, çok doğrudur. Olan olmuş, giden gitmiştir. Acısıyla baş etmek de size kalmıştır. Bari bu işi yaparken iradenizi kullanın. Kendinize “zaten benim olmayı hak edecek kadar iyi değildi, kalmak istemeyip giden için ben niye üzüleyim?” deyin. Ama yüreğinizi aşka kapatmayın. Aaa pardon o zaten siz kapatsanız da davetsizce gelen konuktur. 14 Şubat Sevgililer gününüz kutlu olsun. Yüreğinizde her zaman sevgiye yer açın. Sevgisiz yürekler, susuz topraklar gibidir.
Sevgiyle kalın.

Şadan Hergüner

BAŞIMIZIN TACI ERKEKLER

Erkekler, hayatımızın olmazsa olmaz varlıkları. Her kadının hayatında bir erkek mutlaka var. Hiç kocası veya sevgilisi olmayan kadınların bile hayatı bir erkeğe bağlı. Babasına bağlı. Çünkü “O” olmadan dünyaya gelemez. Aynı şeyler erkekler için de geçerli. Annesi olmadan yaşama merhaba demesi mümkün değil. Yani, çocuğun imalatı için, bir kadın ve erkek gerekli. Fakat erkek kısmı, bu işte de çok şanslı. Bir erkek arkadaşımın söylediği gibi, çocuk sahibi olurken hiç zorlanmıyorlar. O diyor ki; ”Kola makinesine parayı atıyoruz ve ürüne kavuşuyoruz.” Ama pardon şimdi onun dediği gibi kısa sürmüyor işlem. Parayı büyük bir keyifle atıyorlar ama 9 ay 10 gün beklemek zorunda kalıyorlar. Eee, bu da onları biraz kasıyor. Nasıl kasılmasınlar? Eşi hamile, aşermeler falan. Biraz iş başa düşüyor. Bir de hamilelik ilerleyince eşinin şekli şemali bozuluyor, karısı güçten kuvvetten düşüyor (bu arada onlar, pür namus kuzu kuzu oturuyorlar, yaramazlık asla yok), istedikleri performansı alamıyorlar, yani zor iş. Nasıl kasılmasınlar? Haklılar valla. Sen hem makineye para at, hem de ürüne sahip olmak için 9 ay bekle. Bu sürede de olmayacak işlerle uğraş, kapris falan çek. Olmuyor tabii!

Neyse, hadi bir şekilde geçti diyelim bu süre ve beklenen ürüne kavuşuldu. İşte durum bundan sonra daha vahim. Çok güzel bir can gelmiş dünyaya, şeker mi şeker. Mutluluk son noktada… Birkaç gün öpüp okşayıp sevmeler, çocuğum oldu diye övünmeler, ama o ne? Bebek gece gündüz ağlıyor, uyumak ne mümkün? Huzur kalmadı. Koş bez al. Koş mama al. Bir dolu iş… Peki, bu durumda bir kısım erkek ne yapar biliyor musunuz? “Aman canım, baksın anası. Ben de sürerim sefasını” der. Hepsi demiyorum ama yarı yarıya böyledir. Fakat bu kısım erkekler laf ebeliğine gelince, aslan kesilirler.” Kadının görevi bu, Allah ona bu görevi vermiş, çocuğu taşıyacak, doğuracak sonra da bakacak. Biz sadece makineye parayı basarız, vakti gelince de malımızı alırız, sefasını süreriz” derler.

Zaman geçer, çocuk hızla büyür. Belki bir bebek daha gelir. Ama hayat şartları zor! Sorunlar başlar. Belki çiftler arasında bazı problemler doğar. Kavgalar, tartışmalar derken evlilik tadını tuzunu yitirir ve boşanma vakti geliverir. Yine bir kısım erkek, “Aman boşarım eskisi, alırım yenisini ya da hiç bulaşmam o hatun senin bu hatun benim, bakarım keyfime” der. Ama çocuk veya çocuklar ne olacak? Olacağı belli. Yaşı küçük veya büyük, annesinde kalacak tabii. Annesi oturup bakacak çocuklarına, baba da bekâr bir erkek olarak istediği gibi yaşayacak. Bu durumda çocuğuna sahip çıkmayacak kadın sayısı çok azdır. Anne mecbur değilse, çok bencil değilse, bırakmak istemez ki çocuğunu başkalarının eline. Ona bahşedilen annelik içgüdüsüyle, sahiplenme, koruma, büyütme istekleriyle çocuğuna sarılır. Yeri gelir kadınlığını bile unutur. İşte bu yüzden çocuğu taşımak, doğurmak yetisi kadına verilmiştir bence. Kadın cefakârdır, dayanıklıdır, duyarlıdır. Arada çıkan istisnalar ise kaideyi bozmaz. Kadın hem çalışır, hem çocuğuna bakar hem de toplumun ona dayattığı tüm baskılara göğüs gerer. Ama erkeklerin büyük bir bölümü bunları yapamaz. Yapabilen istisna erkekler de genel kaideyi bozamaz. Erkeklerin çoğu özgürlük arar, sıkıntıya, baskıya asla gelemez. Rahatlarına düşkündürler. Ayak bağı istemezler. Evet, çok sabırlı, özverili, dayanıklı erkekler vardır. Ama sayıları azdır.

Her zaman yazıyorum, kadın ve erkek farklı yaratılmıştır. Bana göre, birbirlerini bütünlemek için farklı yaratılmışlardır. Yeter ki size uygun parçayı bulabilin. Akıllı seçim yapmayı bilin. Görmek istediğinizi değil, görmeniz gerekeni görebilmek için bakmayı öğrenin. Yoksa hanımlar, bir kısım erkek manzaraları sizi üzmeye devam edecektir.

Tüm erkekler böyledir demiyorum. Valla, beni bunları yazmak zorunda bırakanlar utansın. Yazılarımı okumaya devam eden erkek okurlarımın, kızsalar bile bana hak vereceklerinden eminim. Çünkü ben doğruları yazıyorum.
Sevgiyle kalın.

Şadan Hergüner
 
Gezergen Tasarım by Gezergen Blog